Şöyle bi korku gelişti bende az önce;” ya futbolun ekseni amerikaya kayarsa”. Futbolla pek alakalı değilimdir, maç falan izlemem ama garip bi şekilde transfer dönemlerini heyecanla takip ederim bi de arada çekişmesi malum maçlara göz atarım ama bugün gazetenin birinde(internet sitesinde) henry’nin attığı acaip bir gölü seyrettiğimde birden en önceden beri bilinen kıtaların sadık insanlarına özgü ata sporumuz, orayla burayı ayıran belirgin farklardan birimiz(?) olan futbolun, güzel futbolun, zamanında buranın kıt kaynaklarını dar sokaklarını bırakıp giden amerikalılarca çalınmasından korktum. Şimdilere kadar bence her şey yolundaydı yani orası gerçekten de paralel evrendi. Yegane güncellenmeleri yeni gelenlerce aktarılan farklılıklardı ki yeni gelenlerin getiridiği farklılıklar orda bulunaların sahip oldukları farklı yapıyla etkileşime geçip, ayak uydurma çabasının da etkisiyle zayıf düşerek sadece orada varolan farkı birazcık farklılaştırabilerek devam etti yıllarca. Tabi bu bahsettiğim olayın büyüsü telgraf, radyo, tv, internet derken bozuldu. Biz kadimin çocuklarına ilk başta çok acaip gelen ve hızla iletilebilen kültürleri kafamızı öylesine aniden karıştırdı ki onların değil bizim farklı olduğumuzu düşünüp ayak uydurma çabasına giriştik. Onlarsa bizi hiç umursamadan beyzbol falan oynadılar, bi ara fransızları beğendiler sanki ama şimdi onlara da ağır kıllar. Neyse nihayetinde futbol elden gidiyo hacılar ben gecenin bi körü kalkıp da maç falan seyredemem hem bi de şöyle bi ezikliğim de var; bu herifler köyü zamanında terkedip şehirde zengin olan maceracı fırlama tip gibiler, bi de gelip köyün tek güzel kızını almasınlar a.k. ayrıca olaylara bakış açım açışından yüzeyselliğimi gözlerinden öpüyorum. Selam olsun hanri sana. Ha bi de amerika araya girerse şu ara katara giden artık topçularla idare ederiz artık, katar da özbekistana gidecek kalibredekileri falan alır, takılırız o biçim. Bi de iki yazı da amerika üzerine olmuş, eksenim mi kayıyo a.k.
saçma
29 Temmuz 2011 Cuma
24 Temmuz 2011 Pazar
eski olduğunda utancım
Amerikan yaratıcılığını hep çok beğenmişimdir, iyi işlerinin gerçekten de iyi olduğunu düşünüyorum yani sanattan hiç anlamayan bir kahve köşesi bireyi olarak diyorum ki” bence amerika sanat üretmekte çok başarılı” gibi bişeyler... neyse öyle bence harbiden. Bu arada ben bunun sebepleri üzerine düşündüm az önce, tabi ki çıkarımlarım var; bence bunun sebeplerinden bir tanesi birçok dinden ve milletten birçok insanın bir arada yaşamış olması, her yeri olmasa da belli kesimlerinin acayip kozmopolit olduğunu gitmemiş olsak da biliyoruz, bu birlikte yaşayan farklı kültürler ve dinler ahlakın katı çizgilerinin saydamlaşmasına sebep olmuş ve nihayetinde kafası açık birçok birey yetiştirebilmiştir, bir diğer sebep de para tabi ki a.k Ne yapsan alıcısı var belki bizde ne yetenekler, ne yönetmen, ne besteciler var da imkansızlıktan beste yapacağına deste karıyor... böö beste karıyomuş, amıma koyum benim. Kahvenin en çok “POSTA” okuyan elemanıyım lan ben.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
yeni
Çok fazla şeye dair o kadar az bilgim var ki; mesela oblomovluk; bi keresinde babam bi kitap getirdi bana: oblomovluk nedir isimli(şu andan bakınca gönderme var mıydı acaba hediyesinde diye düşünmeden edemedim(o ne lan; düşünmeden edememek) ), sonra bi kaç yerde oblomovluk terimine rastgeldim, bi kaç yer dediğimin ilki o an için bir türlü hatırlayamadığım oblomovluk nedir kitabının ilk sayfasını kaplayan bir metin ve ben bu metnin bir kitabın arka kapağını da kapladığının ve benim metnin azıcık bir bölümünü teşkil eden sadece birkaç cümlesini okuyup bırakmış olduğumun farkına ankarada bir kitapçıda özlemle parçaları bozuk çıkmış puzzleımızı geri vermeye gittiğimizde yerine alacak daha güzel başka bir tane daha bulamadığımızdan, bişey alıp almama konusunda karar vermek adına kitapları kurcalarken rastgeldiğim oblomov kitabının arka kapığındaki yazıyı okuyunca vardım. Kitabın arkasındaki o yazıyı görmemden çok önce okuduğum bir kaç cümleden sonra zaten kararımı vermiştim bile; ben bir oblomovdum. Peki ya oblomovluk neydi, bilmiyordum ama hissediyordum ben oydum. Az bilgi nihayetinde inancı getiriyor ve olaya hisler hakim oluyor artık. Halbuki şöyle de bir söylevim vardır benim; “ben inanmaya inanmıyorum”. Bu özetle şu demek:” bir şeylerin bir şey halinde olduklarını varsayarak devam ediyorum hayatıma”. ama her nasılsa bütüne ait küçücük bir parçanın küçücük bir parçasından elde ettiğim bilgi bende öylesine bir özgüven yaratıyor ki bir süre o fenomenin kesinlikle doğru olduğuna ya da malum terimin tanımına gözlemlerime, bilgilerime dayanarak ve de sadece okuduğum birkaç cümlecikten yola çıkarak ulaşabileceğime inanıyorum ya da bu durumun mümkün olduğunu varsayıyorum. Şimdi, bu noktada, bunun inanç olup olmadığı tartışmaya açıktır, mesela ben kalkıp da o küçücük parçayla vardığım sonucun bir insan olarak nitel bir ifadeyle kendimi tanıdığımdan, kendimin ve diğer insan versiyonlarımın neler üretebileceğini elimizdekilere ve geçmiştekilere bakarak tahmin edebildiğimden mantıklı olan tanımı kafamdan oluşturuyorum diyebilirim ama bizzat ben bu zihinsel tembellik ve yetersizlikle bunu söylemeye kalkışamam. İddaalı olmaktan hep kaçınmışımdır. Nihayetinde ben liseli, okuma biliyor oluşumun tek işe yaradığı yer amerikan dizilerindeki altyazılar olan, felsefeye “i’m loving it” diyebilecek kadar düşkün bir eziğim. Bi de başlarken sadece yazmayı amaç ediniyorum, gerisi neyse ne, zaten çok uzun yazamam, sıkılıyorum.o yee.
az eski
Günlerden bir gün çok boktan bir işe ek olarak çok daha boktan bir işte çalışmıştım. Çok boktan olan iş bi aylık geçici ama parası iyi bir işti ve ben 9 tane ders almıştım o dönem, dönem de öyle bir dönemdi ki derslerin sadece birisinden kalmam okulla daha fazla uğraşmaktansa askere gitmemi daha mantıklı hale getiriyordu.işe, hafta içi akşam 6 sularında başlayıp gece 1-2 gibi elimizdeki işleri kenara bırakıp, oturduğumuz yeri, üzerimize battaniyeyi çekmek ve duvara dayayıp yaslandığımız yastığı başımızın altına koymak suretiyle yatağa dönüştürerek sabahın körüne tekabül eden bir saate dek sürecek olan zaruri ihtiyacımızı edaya koyulup son veriyorduk. Hafta sonlarıysa neredeyse hiç uyumuyorduk. İşte ben böyle bir hal ve vaziyet içerisindeyken “o” geldi İstanbul’a. Bi akşam işi falan siktir edip yanına gittim, gürültülü barlardan birinin terasvari üst katında iki eski sınıf arkadaşıyla oturuyorlardı. Arkadaşlarından birisi her gördüğümde olduğu gibi sarhoş diğeriyse sessiz ve kısa süreliydi. Sarhoş olanı başımıza pek bela etmeden istiklalin sonuna dek sürükleyip metronun merdivenlerinden aşağı saldık, kısa süreli olansa çoktan gitmişti. Beraber karşıya geçip kuzenleriyle buluştuk, bir iki bira daha içtim, çok bi param yoktu cebimde lakin hafta sonunu hedefleyen biri için ziyadesiyle yeterli bi meblağ idi, o gece yemişim cebimdeki bütün parayı. Çok geç saate kalmadan çalıştığım ve de kaldığım eve doğru çıktım yola. Sadece sarı dolmuşlar vardı o saatte ben de bi tanesine attım kendimi. Yol boyu ön sırada sohbet eden iki yaşlı müzisyeni dinledim ve onu düşündüm. Eve vardığımda geç kalışıma mı yoksa eğlenmiş oluşuma mı bilinmez lakin pek yüksek dozda alınmış iş arkadaşlarımın suratsızlığı karşıladı beni, umursamadım pek. Patron eleman yarın dairede yapması gereken işlerden bahsediyodu ve yardım edecek kimsenin olmayışından dert yanıyodu. Para lazımdı bana, yarın ona yardım edersem kaç para vereceğini sordum patrona, “elli” dedi, “tamam” dedim, “iş basit” dedi “dosyaları sıraya dizeceksin, tebligatları ayıklayacaksın, bi de dosya isteyene dosyasını bulup vereceksin”. İşi bulmama vesile olan iş arkadaşım uyardı beni: “olum altından kalkamazsın”, dedim; “kalkarım”. Bi de niyeyse bunlara paramın hepsini harcadım diyememiştim, onun yerine düşürdüm, kaybettim gibi bi yalan söylemiştim ve işi kabul ederken de 50 liramı kaybettim yarın çalışıp onu çıkartırsam 50 liraya üzülmem gibi söylevlerle etraftakilere aslında paramın olduğunu fakat kaybettiğim 50 liraya üzüldüğümden çalışmayı kabul ettiğimi açıklamaya kaygısındaydım. Gece yine 2 gibi yattık sabah 6 buçukta patron eleman geldi uyandırdı beni, diğerleri kalkmadılar, “uyiicaz biz”, “gidin” dediler. Patron elemanla çıktık yola, ta Anadolu yakasının bi ucundan şişli’ye doğru. Arabamız öyle küçüktü ki yanımızdan geçen arabaların büyükleri bizi sallayıp ürkütüyorlardı beni. Aslında korkum yoktur pek öyle şeylerden lakin işin daha ilk günü köprü trafiğinde sıkışıp kalmışken sağ köşesine tekabül eden yerde masumca duran bizi göremeyip de tam da benim oturduğum yerden bizi ezmeye başlayan kamyon ve eziyo oluşuna rağmen sağ koltukta oturan eleman onu uyarmamış olsa bizi ezip sürüklemeye devam edecek kamyon şoförü yeni korkular edindirmişlerdi bana.
Daireye en erken biz gelmiştik; patron, hem trafiğe kalmayalım hem de otoparka para vermeyelim diye 45 dakika önce çıkardı yola, gider simit falan alır ayak üstü bi kahvaltı yapardı masasında. O sabah niyeyse etmedi kahvaltı ya da evde etmişti de o yüzden gereksinim duymadı. Bense öylesine açtım ki yol boyunca daireye vardığımızda yemek yiyeceğimizi umuşumdan trafiğin durduğu her noktada istemdışı küfürler etmiştim. Ben açım demeyip patron eleman da teklif de bulunmayınca es geçtik kahvaltıyı. Ama açtım, çünkü son yediğim yemek sanıyorum ki bi gün önceki öğle yemeğimdi. Öğlen oldu. Patronla yemekler ondan diye anlaşmıştık hatta yiyeceğimiz yemekleri bi önceki akşam ballandıra ballandıra anlatarak işi çekici kılmaya çalışmıştı. Ben yemeğe gideceğimizden oldukça emindim ama tam benim yemeğe çıkmayı beklediğim dakikalarda bi tane kız geldi ve benim patron kıza: “hani yemek ısmarlıyodun sen bana” diye takılmaya başladı. Pek de takılma değilmiş, kızla beraber yemeğe diye çıktılar ofisten, banaysa tebligatları ayırmamı emretti. Aç be aç kalakalmıştım oracıkta, iş de öylesine zordu ki; dosyaların sıralanışlarını bi türlü çözemediğimden benden istenilen dosyayı getirmem acele de edişimle birleşip hem bedensel hem de ruhsal olarak çok yorucu bi hale geliyordu keza dosyaları alıp koymak da ayrı bir zanaattı. Her dosya yerleştirişimde tırnaklarımın etle birleştiği noktada, tırnağın üzerinde bulunan küçük derisel dokuyu bir öndeki dosyanın kartonuna geçirdiğimden olan şeyin yarasal bakımdan arz ettiği önemle ters orantılı bir acı vardı parmaklarımda. Ama hepsinden öte mesainin başladığı saatten öğlen arasına dek ofis durmadan soru sorup dosya isteyen insanlarla dolup taşmıştı ve uykusuzluk, açlık, yorgunluk derken bi de can sıkıcı bi baş ağrısı eklenmişti dertlerime ama hepsinin ötesinde sabah daireye girdiğimizde bitmek üzere olan sigara paketimde tam da patron eleman kızla çekip giderek tüm yemek yeme hayallerimi yıktığı sıralarda tek bir sigaram kalmıştı. Vücudum isyan etmek üzereydi. Söylemeyi unuttuğum ayrıntı: çay beleşti. Ama ben çaya şeker atmadığımdan yemek yememiş oluşumun ortaya çıkardığı enerji yoksunluğundan da şekerli çay vasıtasıyla kurtulamıyordum. Aklımda bin bir düşünce vardı ve çoğu her şeyi bırakıp gitmekle alakalıydı. Ama öyle bi gitmek ki gitmek dediğim; bildiğim bilmediğim ne varsa hepsinden gitmek. Elimdeki dosyaları en yakın masanın üzerine bırakıp çıktım ofisten, terasa asansör yerine merdivenleri kullanarak çıktım. Öğle arası olduğundan bomboştu teras. Çay ocağından bi çay alıp normalde çok kalabalık olduğundan hep bi köşeye sinip ayakta sigara içtiğim terasın tam ortasındaki masaya koydum çayımı. Sandalyeye bıraktım kendimi, bir diğer sandalyeyi de ayaklarımla çekerek yaklaştırdım kendime ve uzattım ayaklarımı. Hava güneşliydi, nisan ayıydı ve kaldığımız evde, yolda, arabada, okulda hep üşüyen bedenim güneşin sıcaklığına öyle sevindi ki içmek için çıktığım sigarayla çayımı bi beş dakika sonra hatırlayabildim. Paketten ezilip büzülmüş son sigaramı çıkartıp yaktım. O an, tam o an her şeyden öyle sıyrılmıştım ki; okul, para, sevdiğim kız, açlık, baş ağrısı, parmaklarımın sızısı, dosyaların tozları… sahip olmayı istediğim hatta yaşamak için sahip olmam gereken neredeyse her şeyden yoksundum o an. Bu kadar yoksun oluşuma rağmen, elimde hiç bişey olmamasına, fizyolojik gereksinimlerimi bile, bile bile yerine getirmeyişime rağmen, bilincim güneşin altında oturacak bir yer buldu diye mutluydu o an. Ve o an her şeye rağmen hissettiğim keyif ve mutluluk hiç bilmediğim bir duyguyu yaşattı bana; salt özgürlük. O küçücük an için özgürdüm, yüksek bi binanın tepesinde, güneşin altında, sigaramı içerek hiçbir şey görmeden etrafıma bakarken açlığıma, başımın ağrısına, parmaklarımın sızısına rağmen keyifliydim, bedenimden kendini ayırmıştı bilincim, o artık bağımlı değildi bedenime. Bedenin acısını bilincime aktaran devre kopuktu o an. Ve ben ilk kez özgürdüm, özgür hissettim kendimi. Hiçbir şeye ihtiyaç duymadım o an. bi keresinde mathieu delarue olmuştum ben.
yine eski
Bu mahalleye önceleri sık sık gelirdim. Her defasında elimde evde kalanlardan birisi için bir paket olurdu ve ben çoğunlukla elimdekini teslim edip oradan derhal uzaklaşmak için acele ederdim. Sadece buraya ilk gelişimde rahat olduğumu hatırlıyorum, diğer her defasında kapıyı açan kişinin yüzündeki durgunluk, yere çakılı gözleri ve sanki utancından yükseltemediği sesiyle söylediği birkaç mecburi selamlama cümlesi içeridekilerin ruhsal durumunu bana da bulaştırır, kapının önünde ya da merdiven boşluğunda biraz daha oyalanacak olursam oradan hiç ayrılamayacakmışımcasına bir korkuya kapılıp hızlıca atardım kendimi apartmandan dışarı. kapıyı açanla apartman boşluğunda geçirilen o kısacık zaman da olabildiğine yorardı beni. Onların orada mahpus benimse özgür oluşum sanki onlara karşı işlenmiş bir kabahatmiş gibi suçluluk duymama yol açar, kapıyı açanın eşiğe sabitlediği bakışlarına merdiven boşluğuna sabitlediğim bakışlarımla karşılık verirdim. İçeri girmem yasaktı. Buna hep sevinmişimdir. Aksi olsaydı şayet ne yapar eder girerdim o kapıdan içeri. Böylesi onlar için güzel hayaller kurmama olanak sağlayan hoş bir cahillikti. O apartmanda olmadığım zamanlarda onların hayatları ve o ev o kadar da ürkütücü gelmezdi. Hatta içten içe istediğim zamanlar bile vardı onların yerinde olmayı. Orada olmak hapsedilmekten ziyade dışarıda yaşamak zorunda kaldığım yalandan beni kurtaracak, yıllardır özlemini kurduğum kendimle baş başa kalma arzumu tatmin edecek yegane kurtuluştu gözümde. Ama süresini bilmeliydim ve kısa olmalıydı. Nihayetinde hayaldi bu ve gerçek hayattaki sebatkar halimin aksine hayallerim hep çok cüretkar olurdu ki hayatının en azından birkaç yılında iki ayrı hayat yaşayıp çevresindeki herkese yalan söylemek zorunda kalmış birinin şehrin göbeğinde, kalabalık bir muhitte, bir apartman dairesine hapsedilip her kapı çalışının kendisini o apartman dairesinden eski hayatında tanıdığı kimseyle etkileşime geçemeyeceği ve kendi kendisinin gardiyanı olacağı dünya eksi birkaç şehir veya ülkecik yine mahpus bir özgürlüğe kavuşturacağını bekleyerek geçirmek hayal edip arzulanması çok da makul olmayan bir durum. Yine de bir yanım orada onlarla beraber olmayı istiyordu. Fakat bu istek merdivenleri çıkarken, kapı önünde ya da hızlıca apartmandan kendimi dışarı atmaya çalışırken değil, sokağa çıkıp da özgürlüğümü hissettiğim vakit çöküyordu üzerime. Paketi teslim edip de sokağa çıkıncaya değin bastırdığım asıl benliğimin uyanışıyla onları orda tutan şeyin bir parçası olduğumu fark etmek onlara karşı hissettiğim basit suçlulukla bir oluyor elimde olmadan içinde bulunduğum durumu sorgulamaya itiyordu beni. Basit bir kuryeden fazlası değilken ve yaptığım bu kadar basit bir o kadar da zararsızken hissettiğim vicdan azabı daha sonrası için ürkütüyordu beni. İnsanlara bence yanlış olanı yapmaktan hep kaçınmışımdır. Bunda her daim bencilce bir şeyler sezinlerim. Toplum ahlakını hiç düşünmeden hiçe sayabilirken kendimce oluşturduğum ahlakımın dışına çıkmak beni kendi vicdanımla baş başa bırakır ki bu bütün insanlığın beni yargılamasından çok daha ağır geçer her seferinde.Neyse arkadaşlar özetle çok acaip bi gizli örgütte ofis boy olarak işe başladım, kafam baya karışık.
eski eski
Deli gibi içip de dağıttığım ve olanların çoğunluğunu hatırlayamadığım gecelerden nefret ediyorum. Çok sık yaptığım söylenemez ama yine de her yıl illa ki iki ya da üç kez kaybederim kendimi. Benim gibi bir sosyopat için toparlanması ziyadesiyle zor bir dağınıklığa sebep olan her bir dağıtış da uzunca bir süre garip bir göğüs kafesi karmaşası eşliğinde eve tıkılı kalmama sebep olur. bu evde geçirilen sürenin çoğunluğunda çaresizce neler yaptığımı hatırlamaya çalışırım ki bunun şimdiye kadar bir saniyelik bir görüntü bile hatırlamama yardımcı olmuşluğu yoktur. Bazen dayanamayıp utana sıkıla birilerine sorarım; “çok dağıtmadım değil mi” diye ve her defasında gelen cevap “biraz dağıttın abi”dir, yıkıcıdır. Bundan sonrasında n’aptım demeye yüzüm olmaz, genelde hiç bişey hatırlamıyorum yaa deyip umursamaz bir tavır takınır içimi kemiren meraka rağmen umursamıyormuş görünebildiğimi hayal ederim ama becerebildiğimi hiç sanmıyorum. Genelde içtiklerinde dans eden gülüp eğlenen ya da efkarlanan insanların aksine ben olmadık şeyleri olmadık şekillerde söyler herkese bok gibi davranırım, mümkün olduğunca çok kıza asılır sonunda ortamdaki en çirkiniyle öpüşürüm, kavga çıkartabileceğim fırsatları kovalar, hiç yoksa yaratmak için elimden geleni yaparım, nadiren de olsa mekandan uzaklaşır eski sevgilimi arar, ağlar sonra mekana dönüp yine kavga çıkartabileceğim fırsatları kovalar hiç yoksa yaratmak için elimden geleni yaparım. Kendisiyle güç bela barışabilen bi adamın böyle bi gece sonrasında yaşadığı yıkımın tamiri hak verirsiniz ki tarifinden çok daha zor olacaktır. Çünkü her defasında kurduğum acayip kırılganlıktaki rutini ve güç bela yakaladığım o atomik boyuttaki huzurumu sikip atan böylesi faydasız(faydasızdan kastım öpülen kızın çirkinliği) bir alem sonrasında sadece silkinip n’oldu diyebilmem bile haftalarımı alır ki rutinle huzurun onarımı söz konusu bile değildir, ille de yenilerini inşa etmek gerekir. Böyle bir gecenin ardından gelen günlerde kafamı kurcalayan tek şey başkalarına karşı hissettiğim utançken utanç yerini zamanla daha tehlikeli bi duygusal duruma bırakır: kendine yabancılaşma! Nedir peki kendine yabancılaşma? Sadece bir kez psikolojiye giriş dersi almış ve ilk sınavından 95 almış olmama rağmen kalabilmiş biri olarak psikolojik zırvalarla açıklayabilmekten çok uzak olduğum bu durumu sıkça yaşamakta oluşumun verdiği tecrübelerim sayesinde “neyim lan ben”, “n’apıyorum” “bayağının kralıyım” “hiçim lan” gibi soru ve önermelerin tek başına kalınan hemen hemen her anda beynin ön lobunun azıcık arkasında yaptıkları geçit töreni olarak özetleyebilirim. Bu törende geçen o soru ve önermeler o kadar yavaş ilerler ki onlar geçerken ne onlara dair ne de onlardan başka hiçbir şey düşünemezsiniz. Bir yanınız alçakgönüllülükle “hiçsin tabi herkes hiç” derken duygusallığıyla bilinen diğer yanınız “hiçim ya” diye ağlamaya iter sizi. N’apıyorum ve neyim gibi sorularsa sadece geçerler, cevap falan veremezsiniz. Bazen avazım çıktığı kadar bağırarak söylemek isterim bunları; özellikle “n’apıyorum lan ben” diye bağırırken mağaza camlarına tekmeler atmak gibi fantezilerim vardır ama en fazla “n’apıyorum ya” diye mırıldanabildiğime şahit oldum bugüne kadar.
İşte geçen cumartesi böyle yıkıcı gecelerden biri daha geçti başımdan. Geçen dediğimde sakın geçtiğimiz ya da bi önceki hafta sanmayın geçen diyorsam eğer sadece geçtiğini belirtiyorumdur. 6-7 yıl önceki olayları geçen diye anlattığımın her defasında yıllardır aynı adamlarla beraber olmamın bir dezavantajı olarak bu huyuma dair yeterince hakaret işittiğimden en azından sizin anlayışla karşılamanızı bekleyeceğim. Yalnız bu sefer bahsettiğim geçen gerçekten de çok hızlı geçti. Neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum o cumartesiye dair. Başıma açtığım belaların ve yaptığım saçmalıkların şimdilik sadece küçücük kısmının sonuçlarıyla yüzleşmiş olmama rağmen sıradakilerin sonuçları ve şimdiye kadar sonuç olan saçmalıklardan doğan saçmalıkların sonuçlarıyla birleştiğinde bi süre sonra cumartesi gecesi yaptıklarımı küçük bi kartopu olarak görmeme yetecek büyüklükte bir saçmalık çığının altında donmadan ezilerek can vericek ruhum, eminim. Ben Cumartesi gecesi içtim ve Pazar sabah uyandığımda evde, yatağımda üstüm başım kusmuk içinde, biraz hırpalanmış bir şekilde cebimde bir berber kartvizitiyle,cüzdanımla farklı koordinatlarda açtım gözümü. Paranoyak sosyal bir eziğim, biliyorum.
bu da eski
Otobüsler. Ama halk otobüsleri ya da şehirlerarası olanlar değil sadece belediyeye ait olan ve otobüsün motorundan veya yürüyen aksamından başka pek de bir şeyi umursamayan bir devlet memuru tarafından dekorasyonu ve diğer bir çok detayı pek de sahiplenilmemiş, herkesin -en azından benim tanıdığım herkesin- bindiği otobüsler. Bunlarda garip hiçbir şey yoktur aslında. Bazıları yeni bazıları eskidir o kadar. Hepsi aynı saatlerde nerdeyse aynı temizlikte ve görünümdedirler.
Halk otobüsleri için de geçerli gibi gözükebilir bu sahiplenilmeme durumu fakat onların gerçekte bir sahibi vardır ve kiracı konumundaki ev sahibi şoför ve biletçi için sorumluluğu somutlaştıran bu adamlar, belediye otobüslerinde hissettiğiniz misafirlik duygusu yerine en kısa zamanda inmenizin gerekliliğini biletçisi ve şoförünün tavırları aracılığıyla hissettirirler size. Belediyenin otobüslerinde misafirlikteyken halk otobüslerinde alışveriştesinizdir. Bir şey satın almadıkça hoş karşılanmayacak olan müşteri otobüse binip ödemeyi yaptığı andan itibaren başka bir şey satın almayacaktır ve artık hoş karşılanmamaktadır. Belediye otobüsündeyse otobüsün sadece yürütülmesinden ve onu gözetmekten sorumlu olan şoför için varlığınız hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Kamusal bir alandır yolcu için otobüs. İçinden yürüyüp geçtiği sokak gibi ortaktır. Yolcunun oturuşunda ya da duruşunda oraya ait olduğuna dair bir güven vardır ve yine aynı güven oranın ne kendisine ne de otobüste bulunan bir başkasına ait olmayışının verdiği eşitlik hissiyle pekişir. Kimsenin ayakta kalmadığı bir yolculuk sırasında gidilen yerlere aynı hızda giden yolcular için artık tüm şartlar eşittir ve kimse bir diğeriyle(inme anını saymazsak) rekabete girmeden ortak bir kayıtsızlığı paylaşır. Yolculuğun kaderi onların elinde değildir ve bunu kabullenmiştir her yolcu. Ama halk otobüsünde hep bir tedirginlik mevcuttur insanlarda çünkü belli bir saate yetişmeye çalışan otobüs şoförü sizi sağdan sola vurabilir ya da daha çok yolcu almayı amaç edindiyse şayet bomboş yolda yürüyenler tarafından geçilecek kadar yavaş seyredebilir. Ya işte buraya” olaya dahil olabilirsin aslında” gibi bi kaç zevzek cümle daha eklediğimi varsayın, bitti söyleyeceklerim, bundan sonra yazsam amerikan yazarlarına dönerim, kalsın işte böyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)