18 Temmuz 2011 Pazartesi

az eski

Günlerden bir gün çok boktan bir işe ek olarak çok daha boktan bir işte çalışmıştım. Çok boktan olan iş bi aylık geçici ama parası iyi bir işti ve ben 9 tane ders almıştım o dönem, dönem de öyle bir dönemdi ki derslerin sadece birisinden kalmam okulla daha fazla uğraşmaktansa askere gitmemi daha mantıklı hale getiriyordu.işe, hafta içi akşam 6 sularında başlayıp gece 1-2 gibi elimizdeki işleri kenara bırakıp, oturduğumuz yeri, üzerimize battaniyeyi çekmek ve duvara dayayıp yaslandığımız yastığı başımızın altına koymak suretiyle yatağa dönüştürerek sabahın körüne tekabül eden bir saate dek sürecek olan zaruri ihtiyacımızı edaya koyulup son veriyorduk.  Hafta sonlarıysa neredeyse hiç uyumuyorduk.  İşte ben böyle bir hal ve vaziyet içerisindeyken “o” geldi İstanbul’a. Bi akşam işi falan siktir edip yanına gittim, gürültülü barlardan birinin terasvari üst katında iki eski sınıf arkadaşıyla oturuyorlardı. Arkadaşlarından birisi her gördüğümde olduğu gibi sarhoş diğeriyse sessiz ve kısa süreliydi. Sarhoş olanı başımıza pek bela etmeden istiklalin sonuna dek sürükleyip metronun merdivenlerinden aşağı saldık, kısa süreli olansa çoktan gitmişti. Beraber karşıya geçip kuzenleriyle buluştuk, bir iki bira daha içtim, çok bi param yoktu cebimde lakin hafta sonunu hedefleyen biri için ziyadesiyle yeterli bi meblağ idi, o gece yemişim cebimdeki bütün parayı. Çok geç saate kalmadan çalıştığım ve de kaldığım eve doğru çıktım yola. Sadece sarı dolmuşlar vardı o saatte ben de bi tanesine attım kendimi. Yol boyu ön sırada sohbet eden iki yaşlı müzisyeni dinledim ve onu düşündüm. Eve vardığımda  geç kalışıma mı yoksa eğlenmiş oluşuma mı bilinmez lakin pek yüksek dozda alınmış iş arkadaşlarımın suratsızlığı karşıladı beni, umursamadım pek. Patron eleman yarın dairede yapması gereken işlerden bahsediyodu ve yardım edecek kimsenin olmayışından dert yanıyodu. Para lazımdı bana, yarın ona yardım edersem kaç para vereceğini sordum patrona, “elli” dedi, “tamam” dedim, “iş basit” dedi “dosyaları sıraya dizeceksin, tebligatları ayıklayacaksın, bi de dosya isteyene dosyasını bulup vereceksin”. İşi bulmama vesile olan iş arkadaşım uyardı beni: “olum altından kalkamazsın”, dedim; “kalkarım”. Bi de niyeyse bunlara paramın hepsini harcadım diyememiştim, onun yerine düşürdüm, kaybettim gibi bi yalan söylemiştim ve işi kabul ederken de 50 liramı kaybettim yarın çalışıp onu çıkartırsam 50 liraya üzülmem gibi söylevlerle etraftakilere aslında paramın olduğunu fakat kaybettiğim 50 liraya üzüldüğümden çalışmayı kabul ettiğimi açıklamaya kaygısındaydım. Gece yine 2 gibi yattık sabah 6 buçukta patron eleman geldi uyandırdı beni, diğerleri kalkmadılar, “uyiicaz biz”, “gidin” dediler. Patron elemanla çıktık yola, ta Anadolu yakasının bi ucundan şişli’ye doğru. Arabamız öyle küçüktü ki yanımızdan geçen arabaların büyükleri  bizi sallayıp ürkütüyorlardı beni. Aslında korkum yoktur pek öyle şeylerden lakin işin daha ilk günü köprü trafiğinde sıkışıp kalmışken sağ köşesine tekabül eden yerde masumca duran bizi göremeyip de tam da benim oturduğum yerden bizi ezmeye başlayan kamyon ve eziyo oluşuna rağmen sağ koltukta oturan eleman onu uyarmamış olsa bizi ezip sürüklemeye devam edecek kamyon şoförü yeni korkular edindirmişlerdi bana.
Daireye en erken biz gelmiştik; patron, hem trafiğe kalmayalım hem de otoparka para vermeyelim diye 45 dakika önce çıkardı yola, gider simit falan alır ayak üstü bi kahvaltı yapardı masasında. O sabah niyeyse etmedi kahvaltı ya da evde etmişti de o yüzden gereksinim duymadı. Bense öylesine açtım ki yol boyunca  daireye vardığımızda yemek yiyeceğimizi umuşumdan trafiğin durduğu her noktada istemdışı küfürler etmiştim. Ben açım demeyip patron eleman da teklif de bulunmayınca es geçtik kahvaltıyı. Ama açtım, çünkü son yediğim yemek sanıyorum ki bi gün önceki  öğle yemeğimdi. Öğlen oldu. Patronla yemekler ondan diye anlaşmıştık hatta yiyeceğimiz yemekleri bi önceki akşam ballandıra ballandıra anlatarak işi çekici kılmaya çalışmıştı. Ben yemeğe gideceğimizden oldukça emindim ama tam benim yemeğe çıkmayı beklediğim dakikalarda bi tane kız geldi ve benim patron kıza: “hani yemek ısmarlıyodun sen bana” diye takılmaya başladı. Pek de takılma değilmiş, kızla beraber yemeğe diye çıktılar ofisten, banaysa tebligatları ayırmamı emretti. Aç be aç kalakalmıştım oracıkta, iş de öylesine zordu ki; dosyaların sıralanışlarını bi türlü çözemediğimden benden istenilen dosyayı getirmem acele de edişimle birleşip hem bedensel hem de ruhsal olarak çok yorucu bi hale geliyordu keza dosyaları alıp koymak da ayrı bir zanaattı. Her dosya yerleştirişimde tırnaklarımın etle birleştiği noktada, tırnağın üzerinde bulunan küçük derisel dokuyu bir öndeki dosyanın kartonuna geçirdiğimden olan şeyin yarasal bakımdan arz ettiği önemle ters orantılı bir acı vardı parmaklarımda. Ama hepsinden öte mesainin başladığı saatten öğlen arasına dek ofis durmadan soru sorup dosya isteyen insanlarla dolup taşmıştı ve uykusuzluk, açlık, yorgunluk derken bi de can sıkıcı bi baş ağrısı eklenmişti dertlerime ama hepsinin ötesinde sabah daireye girdiğimizde bitmek üzere olan sigara paketimde tam da patron eleman kızla çekip giderek tüm yemek yeme hayallerimi yıktığı sıralarda tek bir sigaram kalmıştı. Vücudum isyan etmek üzereydi. Söylemeyi unuttuğum ayrıntı: çay beleşti. Ama ben çaya şeker atmadığımdan yemek yememiş oluşumun ortaya çıkardığı enerji yoksunluğundan da şekerli çay vasıtasıyla kurtulamıyordum.  Aklımda bin bir düşünce vardı ve çoğu her şeyi bırakıp gitmekle alakalıydı. Ama öyle bi gitmek ki gitmek dediğim; bildiğim bilmediğim ne varsa hepsinden gitmek. Elimdeki dosyaları en yakın masanın üzerine bırakıp çıktım ofisten, terasa asansör yerine merdivenleri kullanarak çıktım. Öğle arası olduğundan bomboştu teras. Çay ocağından bi çay alıp normalde çok kalabalık olduğundan hep bi köşeye sinip ayakta sigara içtiğim terasın tam ortasındaki masaya koydum çayımı. Sandalyeye bıraktım kendimi, bir diğer sandalyeyi de ayaklarımla çekerek yaklaştırdım kendime ve uzattım ayaklarımı. Hava güneşliydi, nisan ayıydı ve kaldığımız evde, yolda, arabada, okulda hep üşüyen bedenim güneşin sıcaklığına öyle sevindi ki içmek için çıktığım sigarayla çayımı bi beş dakika sonra hatırlayabildim. Paketten ezilip büzülmüş son sigaramı çıkartıp yaktım. O an, tam o an her şeyden öyle sıyrılmıştım ki; okul, para, sevdiğim kız, açlık, baş ağrısı, parmaklarımın sızısı, dosyaların tozları… sahip olmayı istediğim hatta yaşamak için sahip olmam gereken neredeyse her şeyden yoksundum o an. Bu kadar yoksun oluşuma rağmen, elimde hiç bişey olmamasına, fizyolojik gereksinimlerimi bile, bile bile yerine getirmeyişime rağmen, bilincim güneşin altında oturacak bir yer buldu diye mutluydu o an. Ve o an her şeye rağmen hissettiğim keyif ve mutluluk hiç bilmediğim bir duyguyu yaşattı bana; salt özgürlük. O küçücük an için özgürdüm, yüksek bi binanın tepesinde, güneşin altında, sigaramı içerek hiçbir şey görmeden etrafıma bakarken açlığıma, başımın ağrısına, parmaklarımın sızısına rağmen keyifliydim, bedenimden kendini ayırmıştı bilincim, o artık bağımlı değildi bedenime. Bedenin acısını bilincime aktaran devre kopuktu o an. Ve ben ilk kez özgürdüm, özgür hissettim kendimi. Hiçbir şeye ihtiyaç duymadım o an. bi keresinde mathieu delarue olmuştum ben.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder